24/10/2009 · Kategori: Hayat Dersleri
Gorme engelli ressamimiz Esref Armagan'in JCI ANKARA tarafindan Turkce alt yazi eklenmis, Discovery Channel tarafindan cekilmis belgeselinden bir kesit...






18/9/2009 · Kategori: Hayat Dersleri
Yehova Şahitliği ile hıristiyanlığa ihanet edilmektedir, darbe vurulmaktadır. Hıristiyanlar tarihi bir hata yapmış, tevratı incilin önüne koymuşlardır. Nerede bir incil elinize geçerse bakın; ilk bölümü eski ahit - old testament (tevrat), ikincisi yeni ahit - new testament (incil). İkisini bir araya koyup ikisini de hak kabul ederseniz, yahudi sizin evlatlarınızı kolaylıkla kandırır. İkisi arasındaki farkı bertaraf etmek için incili tevrata göre tefsir eden bir hareket başlatır. Yehova Şahitliği bu oyunun adıdır.

Hareketin merkezi A.B.D. olmasına rağmen hedefi Avrupa'dır ve Hıristiyanlık her geçen gün sarsılmaktadır. Bu oluşum Türkiye'ye de sıçramış, 1950'liler civarında girmiştir. Sadece bununla kalmayıp 2000 Türk genci Yehova Şahitliği teşkilatında maaşlı memur olarak görev yapmaktadır. Gözlem Kulesi isimli bir dergileri vardır, onu satarlar, bedava da verirler. Avrupa'da Türklere bedava takvim dağıtırlar. Bu takvimde incilden cümleler "ayet" diye takdim edilir. Bizim fukara insanımızda onları Kuran'dan sözler sanır. Papalık İslam hilafetinden sonra yahudi taarruzuna maruz kalmıştır. Yehova Şahitliği her gün azmaktadır. Papalık korkusundan iki büyük taviz vermiştir. Birincisi 1968 yılına kadar her Pazar günü katolik kiliselerinde yahudiyi lanetleme duaları okutulurdu, bu yasaklanmıştır. İkincisi yahudiler sünnetsiz insanı kirli, pis kabul ederler. 1968 harbinden sonra sünnetsiz hıristiyanların artık yahudi toprağı olan Kudüs'e ayak basmalarını papalığın bir oyunu ile engellediler.

Hıristiyanlar Hz. Meryem'in mezarını Kudüs'te ziyaret ederek hacı olmak istiyorlardı. Kudüs'te hıristiyan görmek istemeyen yahudi bir yalan uydurdu: Bir genç kız rüya görüyor, Meryem ana ona diyor ki: "Benim hıristiyan evlatlarıma söyle benim mezarımı boşuna Kudüs'te aramasınlar. Ben Türkiye'nin Efes şehrindeyim." Bu yalanı papa bile bile yuttu. O genç kızı da azize ilan etti. Hacı olmak için artık Kudüs'e gitmeyin diye bir beyanatta da bulundu. Türkiye ise turist gelecek sevdasıyla seve seve bu yalanı başına taç etti. Mesut Yılmaz hükümeti Efes merkez olmak üzere 40 km çapında bir daireyi papalığa mülk edinme hakkı verdi. Papalığın bu yalanı kabul etmesinin sebebi üçüncü bin yılda Asya kıtasını hıristiyan yapmaktır, buna da Anadolu'dan başlamışlardır. Bunu ben iddia etmiyorum. Papa II. Jean Paul kendisi defalarca söylemiştir.

1880'lerde misyonerler Kahire'de bir toplantı yaptılar ve toplantıda bir İngiliz misyoneri, "Biz müslümanları hıristiyan yapmak için boşuna çalışıyoruz. Doğru olan bu müslümanları en az 100 sene hıristiyanlığın adını ağza almadan kendi dinlerinden soğutmamızdır. Bu işi de papaz kimliğiyle değil filozof, üniversite hocası, köşe yazarı kimliğiyle yapmalıyız. 100 sene sonra bunları inançlarından soğutmuş olacağız, ateistleşen halk boşluğa düştüğündeyse hıristiyanlığı teklif edeceğiz." teklifinde bulunmuştur. Bu fikir toplantıda karara ulaşan nihai fikir olmuştur. Osmanlı yıkılırken Anadolu'da 100'den fazla Amerikan koleji vardı. Bu kolejlerin birinci vazifesi müslümanları kendi dininden soğutmaktır. Hıristiyan yapmak değildir. Son zamanlarda kanaat getirdiler ki, sarsabildiğimiz kadar Türkleri inançlarını sarstık, zihinlerine şüphe zerkettik. Artık resmen hıristiyanlık namına ortaya çıkıp propaganda yapabiliriz (Acaba neden 2000'e girdiğimizden Türkiye'nin özellikle büyük şehirlerinde incil dağıtımı, sessiz mahallelerde apartman dairelerindeki gizli kiliseler, gazetelerdeki hıristiyanlık reklamları bu kadar artış gösterdi, hiç düşündünüz mü?). Binaenaleyh Anadolu asıl hedeftir. Böyle inananlar Avrupa Birliğine girmemizi destekliyorlar. Bunlar Avrupa siyaset arenasının yüzde 30'luk kesimini oluşturan kesimdir. Geri kalan yüzde 70 ise masonik örgütlere üye olanlardan oluşur. Masonlar locadan emir alırlar. Loca ise Türkiye'nin Avrupa Birliğine girmesini kesinlikle istememektedir. Çünkü loca İsrail'den emir alır. İsrail Arz-ı Mev'ud davasıyla Türkiye'nin Kayseri vilayetine kadar bir araziyi istediğinden burayı ele geçirmeyi güçleştirmek istemez. Bunu Türkiye'den alamayacağını da bilir. O yüzden Türkiye'yi bölerek zayıf bir Kürdistan'dan almayı planlıyor. Türkiye AB'ye girerse İsrail'in hasmı da 400 milyonluk AB olur. Kürtçülük hareketinin desteklenmesinin bir sebebi de budur. Daha birkaç ay önce İsrail ajanlarının ve emekli subaylarının PKK militanlarını bizzat eğittikleri tespit edilmişti. Hatta yıllar önce bir televizyon kanalında İsrail bayrakları altında eğitilen PKK'lıların görüntüleri bile gösterilmişti. Aynı olayların tekrar haber dünyasında duyulması üzerine dış işleri bakanı Abdullah Gül konuyu görüşmek üzere İsrail'e gitti. Döndüğünde basın mensuplarımıza konuyu net bir çözüme ulaştıramadıklarını söylediyse de özgür ve saygın basınımız magazin programlarıyla olayı profesyonelce örttü. Halkın zihinlerinde de bu satırları okuyana kadar her şey unutulup gitti.

Barzani ailesi Osmanlı arşivlerine bakacak olursanız haham yetiştirmekle şöhret olmuş Kürtleşmiş yahudilerden oluşan meşhur bir ailedir (Mesut Barzani'nin yahudi olduğu Türkiye'de ilk kez Kurtlar Vadisi adlı TV dizisinde söylenmiştir). Lakin Barzan bir mekan adıdır. Barzani ise Barzan'a mensup manasındadır. Barzanilerin mensup oldukları dinin müslümanlıkla, şialıkla hiçbir alakası yoktur. Ortadoğudaki Kürtleri kullanmak için müslüman kılığına girmişlerdir. Mesut Barzani'nin babası Molla Mustafa Barzani bu aileye mensuptur ve bunlar Babil esaretinden kalma yahudilerdir. Bunlardan İsrail'e göç etmiş 150.000 insan vardır. İsrail bünyesindeki bu Kürtçe konuşabilen 150.000 kişilik Musevi dinine mensup kitleyi Kuzey Irak'a göndermiştir. Onlara Türklerden ve Araplardan mülk satın almaları emredilmiş, alacakları mülkün bedelinin İsrail Bankası tarafından kredi verilerek karşılanması kararlaştırılmıştır. Çünkü onları Kuzey Irak'ta jandarması olarak görmektedir İsrail. Barzani ve Talabani hareketine Uğur Mumcu'nun yazdığı suretle ayda 50.000 dolar yardımda bulunmaları davalarıyla alakalıdır. Hulusi Turgut isimli bir yazar bundan 30 sene önce Molla Mustafa Barzani ile görüşmüş, "Barzani Dosyası"(1969) isimli bir kitap çıkarmıştır. Kuzey Irak'taki Kürtçülük hareketine silah satan müesseselerin yüzde yüzünün yahudi olduğunu ispat etmiştir (Molla Mustafa Barzani'nin ortadoğudaki ve Türk topraklarındaki faaliyetleri ile ilgili bilgiyi Ermeni Meselesi isimli yazıda bulabilirsiniz).

 

25/8/2009 · Kategori: Hayat Dersleri

AYŞE İZCİ        

 

Evlat sahibi olmak güzel şey. Anne-babalar olarak, evladımızı kız veya erkek olarak tercih etme peşinde ve ayrım yapma durumunda değiliz şüphesiz. Ama onlar farklı yaratıldıkları için, biz de bu farklılığa dayalı bir gelişim, eğitim ve terbiye süreci uygulamak mecburiyetindeyiz. Diğer taraftan, anne ve babalar kız ve erkek çocukların farklı yaradılışına uygun tavırlar geliştirmeli, her iki cinsin farklı tabii ihtiyaçlarını dikkate almalıdır.

Çocuklarda cinsler arasında doğuştan var olan temel farklılıkları dikkate almamak, ileride telafisi imkansız yanlışların yapılmasına, çözümü güç sorunların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Ebeveynlerin kendi bilinçaltı eğilimleri, kültürel şartlandırmaların körüklediği ayrımcı özlemleri kendi çocuklarına aktarılmaya çalışıldığı noktadan itibaren çocuğun kimliği oluşamaz, âdeta “arapsaçı”na döner.

Ne mutlak eşitlik, ne ayrımcılık

Bu temel olgudan hareketle diyoruz ki, cinsler arası “mutlak eşitlikçi davranış” safsatasını bir kenara iterek, kız ve oğlan çocuklarımıza cinsiyetlerinin ve buna dayalı oluşacak kimlik ihtiyaçlarının gerektirdiği şekilde muamele esas alınmalıdır. Bırakın modern anlayışlar ne söylerse söylesin, “erkek gibi kız” ve “kız gibi erkek” şeklindeki masum tanımlamaların da ötesine taşan büyük yanılışları görmek istemiyorsak, çok küçük yaşlardan itibaren çocuk yetiştirmede bu hususu göz önüne almalıyız.

Bir yetişkin için mecbur kaldığı durumlarda dahi hem anne hem baba rolünü aynı anda yerine getirmeye çalışmak ne denli zor ise, bir çocuk için de sosyal kimliğinin ve benlik algısının gelişiminde “cinsiyetsiz” yaklaşımlar o denli kafa karıştırıcıdır. Öğrenmenin önemli bir kısmı “taklit ve özdeşleşme” ile gerçekleşir. Ve sizler yani anne-babalar ve yeğenlerini kuzenlerini çok seven halalar, teyzeler, amcalar, dayılar; sizin tutum ve davranışlarınızın önemini, onların gözündeki yerinizi ve değerinizi hiç düşündünüz mü?

Cinsiyete dayalı temel farklılıklara çocuk eğitiminde ne ölçüde ve ne şekilde yer vermemiz gerektiği sorununa bir yazı dizisi olarak yer vereceğiz. Önce kızlardan başlayarak, özellikle anne ve babaların bu konuda farkında olmadan yapmış oldukları temel hatalara dikkat çekmek gerekmektedir.

Dünyaya bir kız olarak gelmek

Doğuştan getirilen cinsiyet farkına ilaveten, kız ve erkek bebeklerin vücut ağırlığı, boy gibi çeşitli ölçüm ortalamalarına ilişkin gelişim farklılıkları da vardır. Nitekim bunu hastanelerde, doktor odalarında asılmış gelişim takip tablolarından da gözlemleyebiliriz.

Yaklaşık üç yaş civarında çocuklar kendi cinsiyetinin bilincine ve karşı cinsin kendinden farklılığına varır. O'na hep “kızım” diye hitab edilmiştir, ancak o kız olmanın erkek olmaktan farklılığını ancak bu yaş civarında öğrenecektir. Bu andan itibaren büyüyünce yüzünde, çok sevdiği babasında olduğu gibi, batıcı iğneler çıkmayacağına da sevinir.

Geleneksel terbiye yaklaşımında, cinsiyete dayalı temel farklılıklar kadınlar aleyhine bir “noksanlık” olarak aktarıldığı anda, bu yaşlarda olumsuz bir benlik imajının ilk yapı taşları da konulmuş olur. Maalesef bu yaklaşımın yürürlükte olduğu memleket köşeleri hâlâ mevcuttur ve biliyoruz ki bu saplantının dinle imanla alakası yoktur.

Kız ve erkek çocuklar okul öncesi dönemde, yani 3-6 yaşlar arasında karma oyunlar oynayabilirler. Okul çağında kendi cinsinden kişileri oyun arkadaşı olarak tercih etme hali daha belirginleşir. Fakat bu, tamamen kendi cinsine yönelme değildir. Örneğin evcilik oyunları okul yaşı ilerledikçe eski sıklıkta yer almaz, bedensel hareketi gerektiren oyunlar daha çok tercih edilir.

Okulda, kızlar yerine sürekli erkek arkadaşlarıyla muhatap olup onlarla yarışırcasına koşuşturup duran bir “kız” kimliğinde bir kişilik sorununun olmadığını düşünmek bizi yanıltabilir. En hafif ihtimalle kendi cinsiyetinden memnuniyetsizliğin veya karşı cinse özendirilmenin izlerini taşır. Bu karmaşa durulmazsa ne kendi mutlu olabilir, ne başkasını mutlu edebilir. Çünkü “özgüven” olgusunda cinsel özelliklere dayalı birçok unsur da yer almaktadır.

Büluğ öncesi çağda cinsler arasında bedensel farklılıklar daha da belirginleşmeye başlar. Kızların belleri incelmeye ve diğer kadınsı yapısal özellikleri oluşmaya başlar. Bu dönemde kız çocukları erkeklere nazaran daha bir büyüme hevesindedir. Bu hevesin psikolojik temelinde, kız çocuğu olarak yeterince önemsenmemiş olup, büyüdüğünde bu statünün kendisine verileceği umudunu taşıyor olması muhtemeldir. Belki bir çok talebinin karşılanması büyüdüğü zamana ertelenmiş de olabilir. Tabii olarak büluğ çağında karşı cinse olan ilgi artar; bu en sade şekliyle “tanıma” içeriklidir.

Bir adım önde

Okul çağında kızların daha sebatkâr, sözel sahalarda erkeklerden daha başarılı olduklarını ortaya koyan araştırmalar mevcuttur. Bu görüş, kızların sayısal alanlarda başarısız olacağı anlamına gelmiyor tabii. Konuşkanlık, duygusallık bu yaşların belirgin özelliğidir. Erkek cinsinde bulunmayan bir vakıa olarak, bu yaşlarda kızların çoğu, hatıra defteri, şiir defteri veya günlük gibi “pembe kağıt ” uğraşları edinirler. Böyle yaparak kendi dünyalarını yine kendilerine açarlar. Bu defterler ancak çok özel sırdaş arkadaşlara okutturulabilir. Aile fertlerinin böyle bir teşebbüsü ise çok sinir bozucudur.

Kız çocukları şiirler, tekerlemeler ve şarkı sözlerini kolayca ezberler. Zaten bebeklikte konuşmaya başlamada da erkeklerden öndedirler. Bir erkek çocuğuna “Uslu dur!” demek ne ise, bir kız çocuğuna da “Konuşma!” demek odur. Hatta o kadar konuşkan kız çocukları vardır ki, başlangıçta sevimli gelen bu konuşmalar bir müddet sonra kulak tırmalayıcı ve bıktırıcı olabilir. Kızların sosyal meslekleri tercihindeki yoğunlaşma da sözel eğilimleriyle ilgilidir.

Kırsal ve kentsel kesimde farklılık olmakla birlikte, kızlar erkeklerden yaklaşık iki yıl önce büluğa ererler. Büluğ öncesi erinlik dönemi, yani büluğa hazırlık aşaması da kızlarda daha kısa sürelidir. Birden serpilip gelişirler.

Kızların bu dönemi 5-6. sınıflardan başlar. Yeni beden imajına uygun bir kimliği, açıkçası genç kız kimliğini özümsemek bir çabayı gerektirse de, çok uzun sürmez. Fakat psikolojik olgunluk düzeyi bakımından durum daha farklıdır. Bedeni yetişkin gibi görünmesine karşın, çocukça oyunlar oynamaya iki-üç yıl daha devam eder. Giyim ve süs, sanki bu yaşın temel gelişim görevi gibidir. “Kendim için” diyor olsalar da, tüm bu giyim-kuşam ve süslenmeler karşı cinsin beğenisini çekmek içindir. Çünkü bu onların tabiatında potansiyel olarak vardır ve zamanı gelince açığa vurulur.

Bir kız çocuğunu ve takiben bir genç kızı ruhen ve bedenen sağlıklı bir birey olarak yetiştirmede, anne ve babaların kız çocuklarına yaklaşımları tabiatıyla farklı olmalıdır. Hangi aile bu kaideye riayet etmezse, kız çocuğu yetiştirmede başarılı olamazlar. Şayet aile fertleri arasında bir rol karmaşası ve rol belirsizliği söz konusu ise -ki bu rol çatışmaları çalışan çiftlerde daha sık görülmektedir- sorun ciddidir.

Kızlar babaya düşkün olur

Kız çocukları ile babaları arasında son derece güçlü duygusal bağ vardır. Kız çocuklarını değersiz addeden törelerde kızların babalarına ilgisi ve yakınlaşma çabası ne yazık ki terslenmeyle karşılık bulur. Eğitim almış birçok ailede bile bazı babalar kızlarıyla yakın olmaktan ve onları seviyor görünmekten imtina ederler. İçlerinden sevdiklerine kendilerini inandırarak kızlarıyla samimi olmaktan uzak dururlar. Oysa bir kız çocuğu için hayatında çok önemli olacak olan erkekler dünyasına açılan ilk ve en sağlıklı tanışma kapısı babalarıdır.

Küçük kız çocukları kendilerini babalarına daha çok sevdirmek isterler. Onların sözlerinden daha çok alınırlar, disiplinlerinden daha çok etkilenirler. Babalarına kendini beğendirmek, sevdirmek, onaylanmak, onlar tarafından önemsendiğini hissedebilmek için olağanüstü gayret sarf ederler.

Bir çok hanede akşam üzeri babaların işten dönüş vakti yaklaştığı zaman kız çocuklarının kulağı kapıdadır. Zil çalar çalmaz annelerinden önce kapıya koşarlar. Babasının elinde her ne var ise annesinden önce almak ve bakmak ister. Bu çocuksu heyecana baba tarafından gerekli karşılık verilmezse, babanın şahsında sembolize edilen “erkek” tanımı ve imajı kızın zihninde “özürlü” şekillenir. Bütün gün özlenmesine karşın eve geldiğinde alelacele yemeğini yiyerek gazetesine gömülen veya ekrana kilitlenen bir kız babası ne kötü bir erkek örneğidir! Belki de gizli bir erkek düşmanlığının ilk tohumları bu ilgisiz, umarsız, kızlarının hislerine duyarsız babalar tarafından atılmaktadır. Fakat kolayca pes etmez kız çocuk; bebeğinin çıkan bacağını takması için yardım almayı dener, babasının çay servisini yaparak gözüne girmek ister. Olumlu davranışlarla bunu başaramazsa, azarlanma pahasına da olsa dikkat çekici hareketler yapmaya başlar. Bir baba sadece hasta olduğunda kızına ilgi gösteriyorsa, kız çocuklarının iştahsız, mızmız olmalarından ve sık sık hastalanmalarından daha tabii ne olabilir ki?

İyi baba, iyi model

Oysa babalığının bilincinde olan bir erkek, aşçılık oynamakta olan kız çocuğunun sunmuş olduğu şakacıktan ikramları saygın bir müşteri gibi kabul eder, beğeniyle yer ve iltifatta bulunur. Bu arada gazetesini okumaya devam etmesinin de çocuk için bir mahzuru yoktur.

Önceki yazımızda oyunun çocuklar için ne denli önemli olduğunu ve mutluluk verdiğini anlatmıştık. İşte çocuklar zaman zaman çok sevdiği büyükler ile de bu sevinci paylaşmak isterler. Pek istekli olmadığımız anlarda bile bizi oyuna dahil ederler.

Tüm bu çabalar bir sıcak yakınlık içindir. Peygamberimiz -hâşâ- boşuna, “Siz oğlanlarınızı sevin, çünkü kızlar size kendini sevdirir.” buyurmamışlardır. Anneler bilinçli iseler, babasının bütün ilgisini üzerinde toplamaya çalışan kız çocuklarının yanında kocalarına daha mesafeli durmalıdır. İyi baba iyi model olur; babasını seven, ilerki hayatında kocasını da sever. Babaya saygının olmadığı evde kızlar erkeklere güvenmeyi öğrenemezler.

Bu bilinçle anneler kızlarının babalarıyla iletişim ve paylaşımlarını destekleyici ve yönlendirici bir tavır içinde olmalılar. Burada küçük yaşlardaki iletişimlerden söz etmekteyiz tabii ki. Yaş ilerledikçe baba-kız arasındaki sevgi, saygı kalıcıdır ama sırdaşlık anneye yönelir.

Sevgi susuzluğu ve seraplar

Bu noktada şu konuya da değinmekte yarar var: Basından yakinen şahit olmaktayız ki, hemen her gün birçok genç kız evini terk etmekte, hem kendileri hem aileleri perişan olmaktadır. Bu meselenin arkadaş, kandırma gibi sosyal boyutları vardır elbet. Ancak bu izah tek başına yeterli olsaydı, her kız evini terk ederdi. Oysa tüm dış etkenlere rağmen ayağı sağlam basan kızlar yok mu? Şükürler olsun, elbette kızlarımızın büyük çoğunluğu böyle. Kitapların yazdığı, ilgili programların dile getirdiği gibi, iyi aile olmak ve aile içi iletişim çok önemli. Gerek baba ocağını, gerek kocasını “sudan” sebepleri bahane ederek terk eden kadınların hayatları incelendiğinde, dağılmış aile ve baba yoksunluğu temel alt yapıyı oluşturmaktadır. Kendilerinin de ifade ettiği gibi bu evden kaçış maceraları aslında bir sevgiyi arayış yolculuğundan başka bir şey değildir. Tabii ki bu yolla sevgiyi asla bulamazlar ama bu batağın içinden de kolay kolay çıkamazlar. Nihayetinde evli, çoluk-çocuk sahibi adamlara takılıp, onların ailelerini dağıtmakla çocukluk yılarındaki doyumsuzluklarının da intikamını almış olurlar!

Yıllar önce, memleketimde bir mahalle komşumuz vardı. Adam mutlaka bir erkek çocuğunun olmasını istiyor, lâkin kızları peşpeşe geliyordu. Üçüncü kızının adını Şükriye koydular. Adam kızına “Şükrü” diye hitab ediyor, erkek berberine, akşamları kahveye götürüyor ve onu erkek gibi yetiştirmeye çalışarak kendince tatmin buluyordu. Zavallı kızcağız çeşit çeşit argo sözler ve hareketler öğrenmişti. 13-14 yaşına geldiğinde iki ablası evde iken bir delikanlıya kaçıverdi. Yani babası onu bir türlü erkekleştirememiş olmalı ki, tanıştığı ilk erkek ona cinsiyetini, “bir güzel kız” olduğunu hissettirmişti!

Yaş dönemine uygun ilgi

Sizden istenen abartılı bir ilgi bombardımanı değildir. Hislere derece koymak imkansız olmakla birlikte, aşırı sevgi eleştirememeyi, aşırı hoşgörüyü getiriyorsa, kızınız sizi ciddiye almayabilir. Bazen da babasına o kadar bağlanır kalır ki, hayatında babasından başka bir erkeğe yer vermeyi, kocasını sevmeyi başaramaz. Evlenmek istemez veya babası gibi koca bulma güdüsüyle mazeretler uydurur.

Bir kez daha vurgulamakta yarar var ki dostluk kalıcı olmalı, büluğ yaşıyla birlikte baba yavaş yavaş genç kızın dünyasından kendini geri plâna çekmeye başlamalıdır. Onunla farkettirmeden ilgilenmeye devam etmelidir.

Yaşları birbirine yakın, birden fazla kız çocuğu olan babaların bu hassas görevlerini layıkıyla yerine getirebilmeleri gerçekten ülke yönetmek kadar zordur! Bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaçlar, birbirini sürekli kıskanan ve babaya gammazlayan kızlara sevgili ve şefkatli baba olabilenlere ne mutlu!..

Böyle bir ortamda alınan bir hediyenin makbul olması bile, aldığınız kişiye değil, diğerlerinin göstereceği tepkiye bağlıdır. Şunu da çok kişi itiraf eder ki, baba sevgisi açısından evde en son doğanlar daha şanslıdırlar. İlk çocuklar tecrübesizliğe denk geliyor! Nasıl davranacaklarını bilemiyorlar, onları sevmekle birlikte daha kuralcı, daha az duygusal oluyorlar. Yaş ilerledikçe bakış açıları değişiyor, kalpler yumuşuyor, zamanla eşlerinin sevgileri azalır da ondan mı nedendir, babalar kızlarının sevgilerini daha çok önemsiyorlar. Torunlar söz konusu olunca ise sevginin haddi-hududu kalmıyor...

Özetle, kız ve erkek çocuklar fıtrî bakımdan birbirinden farklıdır. Yetiştirme ve terbiye sürecinde bu farklılık mutlaka dikkate alınmalı, fakat ayrımcılık yapılmamalıdır. Kız çocukların babaya düşkünlüğü mutlaka baba tarafından uygun karşılık verilerek değerlendirilmelidir. Zira kızlar için baba “model” erkektir ve bu model ileriki dönemler için belirleyici bir etkiye sahiptir.

 

20/2/2009 · Kategori: Hayat Dersleri




 

Alkol, 'Karaciğerden' böyle vuruyor  

 
Karaciğer hastalıklarının görülme sıklığı her geçen gün daha da artıyor. Karaciğer hastalıklarını tetikleyen en başlıca etken ise alkol kullanımı. İşte 14 soruda karaciğerimiz... Vücudun "can damarı" olarak da adlandırılan karaciğer, birçok metabolik işlevi yerine getirmenin yanı sıra, kanın pıhtılaşma oranını ayarlar ve kendini yeniler. Peki karaciğer rahatsızlandığı taktirde neler olur? Kadıköy Şifa Tıp Merkezi Dahiliye Uzmanı Dr. İrfan Berber, karaciğerimizi ilgilendiren en önemli 14 soruyu cevaplandırdı.

1) Rahatsızlık geçiren bir karaciğer tekrar eski sağlığına kavuşabilir mi? Evet kavuşabilir. Çünkü karaciğer kendini sürekli olarak yenileyen bir organdır. Karaciğerin üçte ikisi zarar görmüş olsa bile, eski sağlığına tekrar kavuşabilir. Fakat çok fazla zorlandığında (alkol, ilaç) o da pes edebilir. Vücudu zehirli maddelerden arındıran bu organda sinir bulunmadığından dolayı, karaciğerde meydana gelen bir rahatsızlık ağrılara yol açmaz. Bu sebepten dolayı da rahatsızlık ne yazık ki ancak ileri bir aşamada tespit edilir. Hasta her zaman eski sağlığına kavuşmaz, bu geçirilmekte olan rahatsızlığın türüne bağlıdır.


2) Karaciğerimizde bir sorun olduğunu nasıl anlarız? Karaciğerle ilgili sorunlar karnın üst kısmında şişlik ve aşırı tokluk hissi şeklinde kendini gösterir. Uzun süreli sıkça nükseden halsizlik de önemli belirtiler arasında yer alır. Bu durumların sık yaşanması halinde, sebep mutlaka bir hekim tarafından araştırılmalıdır. Ancak bazen sinsi seyreden hastalıklar rastlantısal olarak fark edilir. Bu nedenle taramalar önemlidir.


3) Karaciğer problemleri sadece aşırı alkol alan kişilerde mi meydana gelir? Bu yanlış kanı oldukça yaygındır. Her ne kadar gelişmiş ülkelerde kronik bir karaciğer rahatsızlığından yüzde 30 ile 40 arasında alkol tüketimi sorumlu olsa da, karaciğer rahatsızlıklarının başka sebepleri de vardır. Örneğin kimyasal maddeler, ilaç veya virüse bağlı enfeksiyonlar da karaciğerin rahatsızlanmasına sebep olabilir. Ülkemizde ise viral hepatitler ön plandadır.


4) Hangi virüsler karaciğere zarar verir? Çoğu vakada en önemli etken Hepatit B virüsüdür. Toplumda Hepatit C de gittikçe yaygınlaşmakta olup, benzer bulaşma yolları mevcuttur. Bu virüs her türlü vücut sıvısından bulaşabilir. Özellikle prezervatif kullanmadan bulunulan cinsel ilişkiler, bu virüsün bulaşmasına ve hastalıklara yol açmasına neden olur. Bunun dışında dövme yapılırken, manikür, pedikür yapılırken kullanılan aletler, hijyenin iyi olmadığı dental ve tıbbi uygulamalar ve anneden bebeğe aile içi bulaşma da en önemli virüs bulaşma yollarıdır.


 5) Virüs vücutta nelere yol açar? Hepatit B virüsü karaciğerin parçalanmasına neden olur. Virüsün vücuda girmesiyle hastalığın ortaya çıkması arasında geçen süre 30 ile 180 gündür. Fakat belirtiler tam olarak bir karaciğer enfeksiyonu sinyalini vermez. Daha çok halsizlik ve soğuk algınlığında yaşanan ağrılara benzerler. Bu durum uzun süre devam ederse, mutlaka karaciğerin değerleri kontrol ettirilmelidir.


 6) Hepatit neden bu kadar tehlikeli bir hastalık? Sağlıklı bir bağışıklık sistemi birçok virüsle tek başına savaşabilir. 1 - 6 ay kadar süren bir dönemden sonra hastalık tamamen yenilmiş ve vücut bu hastalığa karşı ömür boyu sürecek bir bağışıklık kazanmış olur. Fakat vakaların yüzde 5 ile 10'unda Hepatit kronikleşir. Yani virüsler karaciğerde kalır ve zarar vermeye devam eder. Yıllar sonra bu durum siroz veya karaciğer kanserine dönüşebilir.


7) Hepatit ve sarılık aynı şey mi? Hayır. Gözlerde veya vücutta meydana gelen sarılaşma, karaciğerle ilgili bir rahatsızlıktan dolayı kanda artan safra miktarına bağlı olarak ortaya çıkar. Bu durum ancak her iki vakada bir meydana gelir.


8) Hepatit A hangi durumlarda bulaşır? Hepatit A özellikle temiz olmayan suları içmek suretiyle ağız yoluyla veya tuvalet gibi yerlerden bağırsak yoluyla vücuda bulaşır. Bu nedenle az gelişmiş bölgelerde musluktan su içilmemesi ve içeceklerin buzsuz tüketilmesi gerekir.


9) Kronik Hepatit olması durumunda sürekli yatak istirahatı mi gerekir? Hayır, halsizlik gibi şikayetler zaman zaman oluşur. Fakat bunlar uzun süreli değildir. Kronik vakalar günlük hayatlarına normal bir şekilde devam edebilir. Fakat siroz veya kanser olma riskleri oldukça yüksektir. Bu sebeple takip gerekir, hangi hastanın ne şekilde tedavi edileceği hastanın durumuna ve hastalık aktivitesine göre değişkenlik gösterir.


10) Siroz nasıl bir hastalıktır? Yumuşak bir dokuya sahip olan karaciğer, siroza yakalanması durumunda küçülür ve yumruk büyüklüğünde bir boyuta ulaşır. Karaciğer bu durumda sertleşir ve etrafını doku kaplar. Karaciğer bu durumda işlevini yerine getiremez ve hayati tehlike oluşur. Eğer siroz zamanında tedavi edilir ve küçülme durdurulabilirse, hastalık uzun yıllar hastaya sorun çıkarmadan takip edilebilir.


11) Karaciğer yağlanması nasıl olur? Alkolün yüzde 90'ı karaciğer tarafından vücuttan atılır. Karaciğer bu işlem sırasında zehirli bir madde üretir. Bu madde karaciğer için son derece zararlıdır. Çünkü karaciğerde yağ hücrelerinin oluşmasına neden olur ve aşırı derecede alkol tüketimiyle karaciğerin yağlanmasına yol açar. İleri safhalarda karaciğerde bağ dokusu oluşur ve siroz olur. Ancak karaciğerin yağlanmasında tek sebep alkol değildir. İlaçlar, enfeksiyonlar, tiroid hastalıkları, diyabet gibi pek çok metabolik hastalık benzer bir görünüm oluşturabilir.


12) Karaciğerin alkol limiti nedir? Bu daha çok bünyeye bağlıdır. Yani alkolün karaciğerden ne kadar çabuk atılması ile ilgilidir. Dünya Sağlık Örgütü�nün belirlediği haftalık alkol limitleri vardır. Önemli olan alkolden, sigaradan kesinlikle uzak durmaktır.


 13) Karaciğerin sağlıklı olduğu nasıl anlaşılır? Doktor tarafından kan testi yoluyla karaciğerin değerleri ölçülerek bir terslik olup olmadığı anlaşılabilir. Ayrıca tomografi, sonografi ve buna benzer tetkikler de gerekli olabilir. Şüpheli olup, karar verilemeyen vakalarda olay biyopsi alımı ile patolojik tanı boyutuna uzayabilir.


14) Beslenme konusunda nelere dikkat edilmeli? Özellikle hayvansal yağlar karaciğer için oldukça zararlıdır. Bunun yerine bitkisel veya balık yağları tercih edilebilir. Özellikle bakliyat, filiz ve balık ürünleri. Şeker vücutta yağa dönüştürüldüğü için, şeker tüketiminde de daha dikkatli olmak gerekir. Ağırlıklı olarak sebze ve meyve tüketmeye özen gösterilmelidir. Ayrıca hijyen şartlarına, katkı maddeleri içeren ürünlere, bilinçsiz, doktor önerisi olmadan ilaç ve destek ürünü kullanmamaya dikkat edilmelidir.


TURKIYE YESILAY CEMIYETI



« Önceki :: Sonraki »

<



Myspace Layouts For Girls!